1 Ocak 2012 Pazar

Mutlu Yıllar



Bazen mısra hudutlarından öteye koşmak gerek. Çünkü yine bazen; hiçbir cümle, başka bir cümleyi kurmamak için yeterli olmuyor. Susturamıyorsun kendini, nitekim bugün de öyle günlerden biri.

Ben koşmak istiyorum hiç yorulmadan, haykırmak istiyorum nefesim tükenmeden, sesim kısılmadan. Bir trene binmek istiyorum son durağı olmayan ve bir yola düşmek istiyorum asla sonu gelmeyen… Zamanın ne hızda geçtiğini artık anlayamıyorum. Ne bir adım öteye gidebiliyorum, ne de bir adım geriye. O kadar içime sindim ki, o kadar büzüştüm ki kendimden geriye, konuşamıyorum bile. Bu yazdıklarımın bile nereye varacağını bilmiyorum aslında.

Düğümlenmiş boğazım; sadece içimde bir çocuk, susmuyor… Ve ben bir gölgeye pusmuş gibiyim. En güzel ışıklar yanarken dünyanın her yerinde, ben bir gölgeye pustum. Yalnız kalmayacaktım ben hani. Tek başıma hissetmeyecektim. Düşmeyecektim dipsiz kuyunun birine… Öyle söz vermiştin.

Gece yarısına doğru ilerliyor zaman...

Havai fişekler patlıyor gökyüzünde. Yeni bir yıla giriyor herkes. Dünyanın birçoğu da mutlu olmalı bu yüzden. En azından öyle görünüyor. Herkes birbiri için umut, aşk, sağlık, mutluluk ve para diliyor. Sanırım ben, zamanın biraz gerisinde kalmışım. Bugün benim için gece yarısına asla vurmayacak vakit.

Yoksun’luğum var benim. Kaçak tren yolcusuyum. Soğuk ve yağmurlu bir hava…  Islak saçlarım ve paltom üstümde. Bir şemsiyem olsaydı keşke diyordum ama… Vermeyi unutmuştur belki de.  Apartmanlardan kahkaha sesleri yükseliyor, mutlu aile tabloları. Oysa benim bir çerçevem bile olamamıştı. Kimse yok. Herkes bir yıl daha eskitmek için dakika sayıyor. Takvimler değiştikçe her şeyin değişeceği umuduyla bekliyor insanlar. Onlar öyle beklerlerken ben, İstanbul’ un her köşesine acımı kusuyorum.  Keşke bu gece hiç sabah olmasa diyorum. Keşke bana reva görse ölümü Tanrı, soğuk ve eski yatağımda.

Keşke mutlu kalmış bir günümde sıkışsam ve o vakit zaman dursa. Ne takvimler olsa ne de saatler. Gözlerim yitiriyor gün geçtikçe kendini. Aynada her geçen gün suratım daha da bulanıklaşıyor. Umutlarımı her geçen gün kaybediyorum. Sevilmeye dair umutlarımı. Şimdi İstanbul’ un denizine kusarken bütün umutlarımı, hepsi teker teker sahillere ölüymüşçesine vuruyor.

Böylesine yalnız olabileceğimi hiç düşünmemiştim ben. Böylesine geride kalabileceğimi... Dipten bir yerden sesleniyordum sana ama duymuyordun hiç sesimi. En çok sana ihtiyacım vardı benim ama tutmuyordun hiç elimi. Bazen takvimler sayıları göstermiyor işte. Sayıların yerini koca bir siyah alıyor. Öyle ya, yılın son gününde, son takvim yaprağı elini yakıyor insanın.

Sevdikçe bekliyordum ben seni. Sevdikçe daha çok... İşte çok sevince insan, çok bekliyor. Belki de bu beklentiler beni dibe düşürdü, arkada bir yere attı. Ve ben, titrek battaniyemde kırık kemiklerimle yattım. Kaldırım taşlarında çamura karıştım. Benim için hayat sen tarafından sevildikçe güzeldi, şimdi ne yeni yıl, ne de başka bir an… Ben ruhuma sarıldığın o vakitlerde kaldım.

Ardından baktım öylece ben. Elimde bir bavul, tren raylarına dikildi gözlerim. Şimdi hayatımın hangi durağındayım bilmiyorum. Titrek ellerimde cümlelere sığınmış bir haldeyim. Aklımın çatısı akıyor, kalbim bir uçurumdan sarkık. Ne uyumak ne de uyanmak istiyorum. Öyle ki, ölüm gelse tutmam.

Sayın geriye doğru. Yansın İstanbul’ un tüm ışıkları. Nasıl olsa her ışığın bir karanlığı vardır. Parladıkça gökyüzü, ben bu şehrin köşelerine düşeceğim ve gölgelerine pusacağım yine.

Mutlu yıllar.



Fatih Öztürk