1 Mart 2011 Salı

Kirli Pencere



Gördüklerinin ötesinde bir hayat düşündün sen. Belki bir roman, tam o apartmanların arkasında. Veya en güzel hikâyeleri kocaman binaların ardındaki güneşe hapsettin. Tam da batarken. Nokta kadar küçük ışıkların içinde hayaller kurdun. Şiirler yazdın gidebileceğin yollara. Köprülere.

Peki ya önündeki? Gördüklerinin önünde saklanan, saydam sandığın…
Pislenmedi mi hiç penceren? Düşlerini pervazında çürütmediler mi? Uzaklara odaklanıp arkanda bıraktığın o geçirgen yüzey… Ekilmedi mi o cam yüzeyin üstüne kirli parıltılar?

Kirli bir pencereydi. Kirli. Cam yüzeyin üstünde pusu kurmuştu geçmişi.
Çekebildiği kadar derinine çekti dumanını. Kısık gözlerinin arasından geçmiyordu zaman. Hayatına anlam katan tek şeyin sigarası olduğunu fark etti. Özgür bırakmadı dumanları iç hapsinden. Ciğerlerini tahrip etti üst üste sigaralar katlederek.

Boyası çözülmüş otel duvarları vardı arkasında. Penceresinden sokulan akşam ışıklarıyla yetinirken sigarasından bir fırt daha çekti. Çalmayan telefonlarını susturdu zihninde. Epeyce yalnızlığa boğulmuşken var olabilmekti gayreti. Sigarasını bitirdiği gibi üstüne ceketini yapıştırdı ve dışarı çıktı. Şehrin vurgu dolu ışıklarından kaçtı, en karanlığa yürümeye başladı. Bilinmezlik vardı üstünde ve ağır adımları. Pabuçlarının asfalta sürtünmesine sebep düşünceleriyle, kaçmak istiyordu onu var eden saniyelerden.

Oysa kış mevsimi bile delik deşik etmişti bedenini. Geçmiş, bir kış soğuğu gibi vücudunu sarmalarken kaçamıyordu. Otobüs duraklarına takıldı ilk önce. Beklemek istiyordu neyi bekleyeceğini bilmeyerek. Deniz boyunca uzanan banklarda duraksadı sonra gözleri. Her bir banka başka bir hikâye yazdı. Her bir banka başka bir kadın…

Işığın karanlığa karşı yaşam savaşı verdiği bir sokak. İnsan ayaklarıyla telef olmuş eski kaldırımlar. Tüm bunların içinden geçerken bir kahvehaneye düştü gözleri. Vücuduna hükmetti. Kapı gıcırtıları eşliğinde girdi içeri. Tek tük insanlar arasından süzülüp en köşede bir masa seçti kendine. Duvarlara sığınarak garsonu aradı gözleri. Üşümüş ve zor çıkan sesiyle bir kahve istedi.

 Aslında geçmişinin üstünde sigaralar söndüren acımasız şahısların, dumanlarına karışan buhardan ibaretti o kahve dedikleri. Severdi kahveyi. O sıcak sıvı midesine aktıkça geçmişini hatırlardı. Ve hatırlamaktan asla çekinmedi. Çünkü onu ayakta tutan tek şeydi bazen kahve. Belki de geçmişindeki insanlarla yaptığı tek ortak şey…

Tüm bu düşünceler, kafasına balyoz gibi birdenbire vururken fark etmedi, o sıcak kahveyi aniden içtiğini. Damağı alev aldı ve canı yandı. Bardaktan taşan son damlaların sınırları çizdiği bir dünya değildi şimdi onunkisi. Bardaktan aldığı bu son damla ile sınırını çizdi. “Yeter!” dedi. Artık kafasına başka bir düşünce sığdıramaz olmuştu. Cebinde var olan üç-beş bozuk parayı masanın üstüne bıraktı. Kaybolmuş küçük bir çocuk gibi çıktı kahvehaneden. Yaptığı hiçbir hareketin sonunu getiremedi. Başını iki kolunun arasına alıp koştu delicesine.

Yeryüzünde bir tek kendisi varmışcasına koştu. Ayaklarından bir haber, geçmişini geride bırakırcasına koştu. Gözüne ilişen bütün görüntüleri göz kapaklarının ardına koydu. Kör, önünü görmeyen bir adam dolanıyordu sokaklarda. Simsiyah dünyasının içleminde nefes alışverişleri, ağır duygularına yüklem oluvermişti.  Görmez bir halde otelinin yolunu buldu. Tırmandı merdivenlerinden. Odasından içeriye girdi bir çılgıncasına. Ardından penceresinin önündeki o sandalyesine oturdu normal bir adammışçasına.

Yine o pencere… Yine o kirli pencerenin ötesindeki dünyada hayaller kurmaya başladı. Nice roman yazdı o an. Oysa saniyeler saatlere sığmıyordu. Zamanın anlamsızlığını anladı o an… Gözlerini kapattı. Tüm zihni sustu. Her şey sustu. Saatler durdu. Takvimler kayboldu duvarlardan. Zamanın anlamsızlığını anladı o an, baktığı manzaraların pislendiğini anladı.

Gözlerini açtı. Pencerede gördüğü aksine yanıt verircesine başını salladı. Usulca kalktı eskittiği sandalyesinden. Gar dolabındaki sessizliğini açtı yüzüne doğru.  Karanlık köşelere karışmış bavulunu çıkarttı derinlerden ve bavulunun içerisine umursamazcasına koydu ne varsa. Sonra çıkarttı bavulunun içinden koyduğu her şeyi, dayanamadı. Ardından bavulunu da bir kenara fırlattı. Çekmecesindeki bütün parayı aldı ve duvar kenarına kıvrılmış gitarını sırtına giydi.

Kirli penceresine döndü. Bu sefer gördüğü şey bir manzara değildi. Hayal de kurmuyordu. Hayatına yerleştirdiği o çerçevesini silmek adına son kez baktı penceresinden.  Yaklaştı ve bir buhar bıraktı camın üzerine. Gördüğü her manzara bulanıklaşana dek nefesini gömdü pencereye. Ardından o oteli terk etmek üzere çıktı odasından. Sonra şehri terk etmek üzere otelden…

Hızlıydı,  şehrin ışıkları kovalıyordu sanki kendisini. Adımlarına iz düşen her bir gölge, yaşadığı her bir dakikayı daha da ağırlaştırıyordu. Otobüs duraklarını ardında bıraktı. Banklara da elveda dedi içinden. Bir daha bu denize karşı hayaller kurmamak üzere düşündüğü kadınlara da elveda dedi defalarca. Bir tren istasyonuna taşıdı bedenini. Ölü ruhuna hesap verircesine hızlandı. Solgun sesine yükledi düşünceleri. Bir bilet istedi sevgiye muhtaç bir adam gibi. Nereye olursa... “Nereye olursa.” dedi.

Hareketsizcesine bekledi istasyonun tam ortasında. Sadece bakışları dans ediyordu gelip geçen başka trenler üstünde. Bu istasyona ayak basıp ayrılan insanlar… Onlara baktı derinlemesine. Tıpkı nefes alışverişlerine ayak basıp ayrılan insanlar gibi. Onlara da sadece bakabilmişti. Hiçbirini yakalayamamıştı bu istasyondaki insanlar gibi. Sesinden bir tutam bırakıp göçen trenler gibi…

Bu sefer kendisi bir trene binecekti işte. Altüst edecekti kurduğu her hayali başka bir tren istasyonunda. Sonrasında yeni bir pencere edinecekti kendine. Tüm bunları düşünürken treni çıkıp geldi düdük sesleri eşliğinde. Belki mutluluğu çalıyordu düdüklerinde istasyon bekçileri. “Uzak şehirler kalmasın… ” diyorlardı sanki. Yabancı bir adamı bekliyordu tren. Ve onun için hayat, rayların üzerinde gıcırdarken aydınlanacaktı belki de. Trenin durduğu her istasyon, sabahın başka bir habercisiydi belki de.

Son durağa astı kendini tren.  Herkes zamana aldırmadan, bir bir terk ediyordu vagonları. Korku dolu banliyö sesleri istasyonda yankılanırken o, yavaşça çıkıyordu dışarı. Parmak uçlarına koydu tüm istasyonu. Ardından bütün istasyonu ayaklarının altında ezdi. Kocaman saatlerde yazmazken zaman, bilet satan gişelerden nefret etti. Arkasında bıraktı istasyonu. Geriye dönüp bakmadan kalabalık bir kaldırıma koydu kendini.

Ceplerini yokladı yürürken.  Sonrasında genişçe bir sokağa soktu kendini. Rastgele bir kahvehaneye girdi hiçbir şey düşünmeden. Dışarıyı izlemek adına camın kenarında bir masa seçti kendine. Ardından Garson geldi. “Ne istersiniz?” diye soran garsona, ağzından çıkan “Kahveniz var mı?” cümlesiyle yanıt verdi ve duraksadı. “Kahve mi?” dedi içinden…

-          Kahve mi?

Kendi ricası altında ezildi vücudu. Damağındaki yanık hala dururken diline dolanan ezber isteklere mağlup olacaktı. Hiçbir şey düşünemedi. Duyamadı.  Titrek bedenine kapılmıştı, uyanamadı. Bir süre sonra, garsonun “Efendim?” deyişleriyle kendine gelmeyi başarabilmişti.

-          Efendim biz kahve satmıyoruz.
-          Ne satıyorsunuz peki?
-          Bu şehirde kahve bulunmaz pek. İsterseniz size bol köpüklü bir kapiçino getirebilirim.
-          Kapiçino mu?
-          Evet. Sabahları içilebilecek en güzel ve sıcak içecektir. Hem de tam güneş doğarken.
-          Peki. Bir kapiçino. Köpüklü olsun.

Gündüzün geceyi devir aldığı bir vakitti. Mavileşen ufuk çizgisine dikildi gözleri.
Buyurun.” Dedi garson kapiçinoyu getirerek. “Afiyet olsun.”

Kapiçinoya baktı. Üzerinde kabarmış bir köpüğü olan, köpüğünün üzerine çizilmiş bir kalbi olan kapiçinoyu tuttu usulca.  Gülümsedi. Boğazından geçen her bir yudumda yumdu gözlerini. Bir çırpıda bitirdi bardağı, hem de ağzı yanmadan… Ve bir tane daha istedi garsondan. Sonra bir tane daha, bir tane daha…

Öncesinde içtiği o kahvelerin acı olduğunu daha yeni anlamıştı. Kapiçinonun güzel tadına vardıkça kahvenin ne kadar acı bir tat olduğunu fark etti. Hatırı kalmamış, kırka varmamış tatsızlıkları bir bir unutuyordu içtikçe. İçtikçe saf, temiz ve beyaz… Kapiçino köpüğü.

Dışarıya iliştirdi gözlerini. Güneş çoktan gülümsemeye başlamıştı bu kentin üzerinde. Nice kapiçino bardakları tüketti. Sonrasında “Yine geleceğim.” Dedi garsona. “Güneşin bu kent üzerine her sabah doğması için yine burada olacağım.” Dedi. Garson anlamsızca bakıyordu ona. O ise gülümseyerek karşılık verdi garsona. Hesabını fazlaca ödeyerek dışarıya çıktı.

Aynı sokağa koğuşlandı gözleri. En yakınlarda, kalacak bir otel aradı kendine. Gözünü kamaştıran güneş parıltıları arasında, uçsuz bucaksız bu sokakta, daha önce görmüş olduğu hiçbir otele benzemeyen bir otel keşfetti kendine. Olabildiğince hızlı tuttu adımlarını. Ara sıra koşar gibiydi. Otelin içerisine girdi sabırsızca ve güneşin doğduğu bir oda istedi kendisine. Merdivenleri tüketti çocukmuşçasına. Sabırsız ve beklentili bir hali vardı. Yüzüne en genç ressamın güzel bir tablosu çizilmişti.

Odasından içeriye girdi merakla. Kapıyı kapattığı anda kapalı olan perdelere nakışladı gözlerini. Hemen yatağının üzerine bıraktı gitarını. Masadan bir sandalye çekti ve pencerenin önüne koydu. İki elinin arasına aldı perdenin iki ayrı yakasını. Bir doğum günü hediyesi gibi açıyordu perdeyi yavaşça. Perdeyi açtıkça yüzündeki tebessüm daha da arttı. Perdeyi açtıkça dudak çizgisi, kulaklarına doğru yollar kat etti yüzünde. Perdeyi açtıkça güneş, odanın içerisine aktı.

İşte yeni bir pencere…
Tertemiz, pürüzsüz, gerçekten saydam…
Serbest bıraktı gözlerini, izledi…

Bakışlarının arkasında kalan cam yüzey, hiçbir görüntüyü bulandırmadı. Hiçbir hayale mani olmadı. Hiçbir kirlilik kalmamıştı gördüklerinin arkasında. Tertemizdi. Nice manzarayı gördü penceresinden. Nice düşler türetti.

Şehrin her sokağına kendinden pay biçti.
İzledi. Saf, temiz ve beyaz… Kapiçino köpüğü.
İzledi, ta ki akşam olup o sandalyede uyuyakalana dek.
Ve uyandıktan sonra…


Fatih Öztürk  02.03.11 / 06.13