6 Kasım 2013 Çarşamba

Keşke




duyulup da asla yazılmayan bir çığlıktı karanlık.
alçak tepeler bile duvarlar gibi dik ve şuh bakışlı.
sorsan anahtarı yoktu çürüyüp terkedilmiş kapıların.
kapılar yürekler gibi sert,
boşlukları ışıksızdı bildiğim.

hadi yok et ellerini,
çek gözlerimin önünden ruhunu.
rüzgara asılmış o saçlarını düşürürken omuzlarıma,
hep olacakmışsın gibi düş boşluklarıma.
yoklukta var ol, sessizliğin içine gömül.
çünkü sessizliğin de benim.
zaten,
yokluğun da sadece bana ait değil miydi?

uzun yolculuklar düşledim bitişikken ruhumuz.
sıcak asfaltları da aşıp gidebilseydik...
keşkesiz,
duraksamadan;
sanki bir minübüsten inip,
bir başkasına binerek.
ve bir hayalin önünde durup içeri girememek.
bir hayalin önünde,
vitrin camındaki aksimde,
ben ve geleceğim;
suskunca birbirimize bakıyorduk,
sen yoktun.

başparmağımın titrek ucunda,
huzurlu düşler kuruyordum sessiz.
ve sen düşlerimde uyuyordun.
tanrıkent yüzünün kıyısında uzanıp,
seni uyandırmamak için,
sadece durdum.
saniyelere sığmayan o dokunuşunu,
sayısız ölüme değişti ruhum.
keşkeler dizilip oturdu gırtlağıma.
keşkeler geçmedi boğazımdan.
çiğnedikçe büyüdü keşkeler.
oysa üstünü örtmeliydik zamanın.
bize dokunmadan geçip gitmeliydi.
hayalet bir minübüsün koltuğunda,
birlikte ölmeliydik gitgide.
-keşke-

ve şimdi,
uçurumlar dik dik bakıyor çehreme.
denizler şarkısız çıplak sesleriyle,
hayatıma oynanan bir bahis gibi.
yoksa ben, bu takvim yapraklarında,
ölü rakamların arasında asılı mı kalacağım?


Fatih Öztürk